Lüksemburg oldukça masalsı bir ülke. Burada beni en etkileyen yapıların kaleler olduğunu başlıktan anlamışsınızdır diye düşünüyorum. İlginçtir ki güneşli gün sayısının az olmasına karşın bu ülke insanın içini açıyor. Lüksemburg vadileriyle, tepeleriyle katmanlı bir yer olmasından da kaynaklı her bölgesinden farklı manzara açıları sunuyor. Bizler için Kaf dağının ardında hayalini kurduğumuz kaleler orada masalın tam içinde. Tabii ki Lüksemburg kalelerden ibaret bir yer değil. Müzelerini, anıtlarını ve sokaklarını arşınlayacağımız hatta mağaralarını, göllerini ve köprülerini inceleyerek göz zevkimizi had safhaya çıkaracak bir nevi cenneti görmeye hazırsanız başlayalım. 

Lüksemburg’u gezerken odaklanmanızı kolaylaştıracak müzik önerim oranın yerel müziği olmayacak. Çünkü çello ile yapılmış klasik müzik ile kalelerin arasında ve tarihi sokaklarında gezinirken daha çok oraya ait hissini yaşattıracağını düşünüyorum. Fakat kültürünü de tanımak adına Echternach bölgesine ait bu dans alayını incelemenizi tavsiye ederim. Bu dans UNESCO tarafından İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirasının Temsili kategorisinde koruma altına alınmış bir gelenek.

Dükalık ile yönetilen Lüksemburg’da elbette ki buna yaraşır bir saray da olmalıydı. Palais Grand Ducal’da işte tam bunun karşılığı. Saray binasının da tarihi 1572’lere dayanıyor. Burası günümüzde Büyük Dük’ün resmi ikametgahı ve aynı zamanda yabancı devlet başkanları da bu sarayda ağırlanıyor. Sarayı buradan gezebilirsiniz. 

Masalların Baş Kahramanı, Kaf Dağının Ardındaki Kaleler

Vianden Kalesi

Batı Ren bölgesinin en büyük kalelerinden biri ile başlıyoruz kale turumuza. Romanesk bir stile sahip olan bu kale ormanlık bir arazide 310 metre yükseklikteki bir kayanın üzerinde kurulmuş. 10. Yüzyıl dolaylarında ilk olarak daha küçük bir kale olarak yapılan Vianden, gittikçe yeni eklenen kısımlarıyla daha da büyümüş.

 13. Yüzyılda “Güneş Kontu” olarak bilinen Kont Henry döneminde, Vianden Kontlarının önemi doruğa çıkmış. Kalenin boyutu büyüdüğü gibi lükslük derecesi de artmış ve bu durum rakip olarak gördükleri Lüksemburg Hanedanlığına karşı siyasi bir üstünlük meselesine dönüşmüş. 16. Yüzyıldan sonra isyanlar ve sömürüler sonucu kale yavaş yavaş terk edilmeye başlanmış. 1820 Yılında kale belediye meclis üyesine satılmış. Fakat bu satılma Vianden Kalesi için hiç iyi olmamış. Çünkü Meclis Üyesi olan Coster, binayı zamanla yıkmaya ve yapı malzemesi olarak satmaya başlamış. Çatı kiremitleri, ahşap panelleri, kapıları ve pencereleri parça parça satılan kale tüm bu eksikliklerine rağmen İkinci Dünya Savaşı’nda Nazilere karşı şehri ustalıkla savunmuş. 

1982 Yılında yeniden restore edilen Vianden Kalesi, CNN tarafından 2019’da dünyanın en güzel 21 kalesinden biri olarak seçilmiş. Şirin bir kasabanın üzerinde yükselen peri masalı Vianden Kalesinin hikayesi de böyle.

Sıra Geldi Vianden Kalesini Gezmeye

Kaleyi dıştan buradan sanal olarak gezebilirsiniz. Esas iç kısmı sizi daha çok etkileyecektir diye düşünüyorum. Yemek odasına buradan, yatak odasına ise buradan ulaşabilirsiniz. Yerdeki halıların Türk halısı mı olduğunu da düşünmeden geçemiyorum. Kaleden kuşbakışı Vianden kasabasına da baktıysak Vianden Kalesi sanal turunu tamamlamış oluruz. Fakat Kale bitse de Vianden kasabasında uğranılması gereken bir yer var. Halılarda Türk izleri var mı bilmesek de bir kebapçıda bu izleri gördük. Snack Istanbul olarak geçen bu küçük restoranda yorumlardan gördüğüm kadarıyla Lüksemburgluların hatta oraya giden turistlerin bir hayli ilgisini çekmişe benziyor ki burayı en güzel yemek yenilecek yer olarak bloglarına yazmışlar.

Büyük yazar Victor Hugo’da Vianden’da sürgün olarak kalmış. Kendisinin sürgündeyken yaşadığı evi 1935 yılında müzeye dönüştürmüşler. Evin bulunduğu sokağı buradan görebilirsiniz. Dışarıda Fantine’in ile Cosette’nin yürüdüğünü hayal edin. Belki de zamanında bu sokaklara bakarak o kurguları oluşturmuştu, kim bilir. 

Larochette Kalesi

11. Yüzyılda inşaa edilen kale diğer kaleler gibi zamanla etrafına yapılan eklemelerle daha büyük bir kale haline gelmiş. Kalenin içinde masif taş kayalara derin bir kuyu oyulmuş. Bir efsaneye göre; düşmanlar kaleye hücum ederken paniğe kapılan Leydi, küçük bebeğiyle birlikte kuyuya atlamış. Saldırganlar bu kahramanca cesaretinden etkilenmişler ve masum kurbanları kuyudan kurtarmışlar. Yaptığı ihanet sebebiyle bu duruma sebep olan kahyayı bulmuşlar ve onu kuyuya atmışlar. Kalenin kalıntılarının dış kısmını buradan gezebilirsiniz. Efsaneye konu olan kuyuyu da buradan görebilirsiniz. 

Bourscheid Kalesi

Tarihi 1000’li yıllara dayanan Bourscheid Kalesi de Romanesk-Gotik tarzı inşa edilmiş. Hayatı boyunca bir çok yıkım ve restorasyon yaşaması sonucu son halini buradan gezebilirsiniz. Ayrıca Bourscheid Kalesi’nin çevresini kuşbakışı buradan gezebilirsiniz.

Beaufort Kalesi

Beaufort Kalesi

1050 Yılında inşa edilen kale 18. yüzyıldan sonra çok ilgi görmemiş olacak ki boş kalmasından bir süre sonra çevredekiler tarafından taş ocağı olarak kullanılmış. 1928 Yılına gelindiğinde yeni sahibi bu 300 yıllık bakımsız kalan harabeyi onarmış ve 1932 yılında ziyarete açmış. 1988 Yılında ise Tarihi Anıt statüsüne kavuşmuş. Kalenin dış kısmını buradan, çevresini buradan, içini ise buradan gezebilirsiniz. Eğer oraya gidebilirseniz şatonun ünlü Casséro likörünü tatma fırsatını kaçırmayın. 

Wiltz Kalesi

İlk Wiltz Kalesi 13. yüzyılda inşa edilmiş olsa da çok kez yıkılıp yenisi yapılması gerekmiş. Son haline 1631 yılında başlanan kale Rönesans tarzında inşa edilmiş. Kale binaları 1951’de Lüksemburg Devleti tarafından yaşlılar için kullanılmak üzere satın alınmış. 1953’ten beri uluslararası üne sahip sanatçıları ve orkestraları çeken uluslararası bir müzik festivalinin mekanı olmuş. Ayrıca 1999’dan beri de, kalenin ahırları Ulusal Biracılık Müzesi’ne ev sahipliği yapmaktadır. Biracılık Müzesini buradan gezebilirsiniz.

Bourglinster Kalesi

Yine geçmişi 11. yüzyıla dayanan ve yine bir çok kez tahrip olup yeniden yapılan bir kaledeyiz. Kale içerisindeki La Distillerie isimli restoran Lüksemburg’un en iyilerinden biri olarak kabul ediliyormuş. Kalenin içini buradan gezebilirsiniz. 

Ansembourg’un Yeni Kalesi

Lüksemburg’un merkezinde Yedi Kale Vadisinde yer alan kalelerden biridir. Diğer kalelere nazaran daha yakın bir tarihte inşa edilen bu kalenin geçmişi de 1639’lara dayanıyor. Bahçesi 1750 yılında düzenlenmiş ve dekoratif heykeller ve çeşmelerle süslenmiş. En etkilendiğim kısmı olan bahçesini buradan ve buradan gezebilirsiniz. 

Casemates du Bock

Lüksemburg eski kalesinin altından geçen petek tüneli olan Casemates du Bock’u da mutlaka görmelisiniz. Bock, 10. yüzyılda inşa edilen bir kaleymiş ve Bock Casamates ise 17. yüzyılda ilk olarak İspanyol yönetimi altında taşların içine oyulmuş sığınak yerleriymiş. 

UNESCO Dünya mirası listesine dahil olmuş tüneli buradan sanal olarak gezebilirsiniz. 

Lüksemburg’un Gizli Doğal Güzellikleri

Sıra geldi Lüksemburg’un doğal güzelliklerini keşfetmeye. Bu sefer ben çok konuşmayacağım, atacağım linkler konuşsun. Çünkü bir doğanın güzelliğini anlatmaya hangi kelimeler yeterli olur. Doğa insan yapımı olmayınca anlatılacak bir tarihi de çok olmuyor.

Schéissendëmpel Şelalesi

 İlk uğrayacağımız durak olan Schéissendëmpel Şelalesi için tek söyleyebileceğim şelalenin üst kısmında göreceğiniz köprü 1879 yılında yapılmış ve oranın simgesi olmuş. Hazırsanız cennete gidiyoruz. Burada göreceğiniz doğa harikası, bir ressamın elinden çıkmış gibi görünse de aslında içinde 360 derece hareket edebileceğiniz bir fotoğraf. Yine farklı bir açıdan doğanın renk tonlarını buradan görebilirsiniz. Bahsettiğim köprünün üzerinden etrafa buradan bakabilirsiniz. Kış görüntüsünü de buraya bırakıyorum. 

Ernz Noire

Kallektuffquell

Bir tek Pamukkale’de mi traverten var sanıyorsunuz? Gelin bu fikrinizi çürütelim. Ernz Noire vadisinde yer alan bu traverten kaynağında, kristal berraklığında kireçli su bir kaya üzerinden havzaya akmaktadır. Kallektuffquell olarak geçen bu harika yer bir tek traverteni ile değil, çevresi ile de insanı büyülüyor. 

Hohllay Mağarası

Hohllay Mağarası

Doğanın bir başka güzelliği de mağaralar. İçi boş kaya anlamına gelen Hohllay mağarasının içi ayrı güzel, bulunduğu ormanlık alan ayrı güzel. Lüksemburg’da bulunan bu alanların çevresinin turistler için endüstrileşmemiş olmasını görmek gerçekten çok güzel. Bakınız buradan siz de tanık olabilirsiniz. Mağaranın içini de buradan ve buradan gezebilirsiniz. Yalnızca mağaranın içindeki desenler doğal oluşumlar değil, madencilik oluşumlarının üzücü izleriymiş. 

Passerelle

Hayatında kaç tane viyadük gördün deseniz bilmem ama gördüklerimin içinde en güzel viyadük Passerelle’ye ait diyebilirim. Bu vadinin üzerindeki köprü tren istasyonuna bağlanıyor. Burada göreceğiniz, güneşin parlattığı, ağaçların arasından gülümseyen köprü o bahsettiğim köprü. Fakat diğer doğal güzelliklerde de denk geldiğimiz gibi esas eser mi yoksa onu bir bütün yapan tablonun tamamlamaları mı ben kararsız kaldım, bakalım siz ne düşüneceksiniz. Köprüye daha yakından bakmak isterseniz de buradan bakabilirsiniz. 

Perekop

Gezeceğimiz son doğa güzelliği ise ülkemizde pek sık rastlamadığımız kaya oluşumu. Perekop olarak geçen bu yer, ormanlık alan içerisinde ağaçlarla arkadaş olup, yosunlarla dans ederek ziyaretçiler için muhteşem bir görüntü sağlıyor. Bu muhteşemliğe buradan tanık olabilirsiniz. 

Bu köprü başka bir köprü

Pont Adolphe Köprüsünün Alt Kısmı

Evet bence başka bir köprü, çünkü bir köprü ancak bu kadar güzel olur. Canım Boğaziçi Köprüme elbette ki laf yok. Fakat bu köprü ve daha da önemlisi etrafı o kadar güzel ki. Sizi daha fazla merakta bırakmamak için ilkini ekliyorum buraya. Sanal bir turda olduğunuzu unutmayın ve çevrenizi 360 derece inceleyin. Bir de buradan uzaktan bakın ve oklarla ilerleyerek manzaranın keyfini çıkarın. 

Hızlı Bir Müze Turu

Lüksemburg’da kalelere ve doğal güzelliklere daha fazla vakit ayırdım. Çünkü gördüğüm kadarıyla diğer ülkelerden farklı olarak Lüksemburg’u Lüksemburg yapan bunlar. Elbette ki tarihini tanımamıza katkı sağlayacak müzeleri de es geçecek değilim. 

Kısaca MUDAM olarak geçen Modern Sanat Müzesi ile başlamak istedim. Bir tarafı ne kadar modern bir sanatı anlatsa da diğer bir tarafında tarihi bir suru barındıran bir yer. MUDAM’da bulunan eserleri tek tek buradan inceleyebilir, içerisinde sanal bir tur atabilirsiniz. Buraya kadar gelmişken Fort Thüngen surlarını da buradan gezebilirsiniz.  

Ulusal Tarih ve Sanat Müzesi’ni buradan, Lüksemburg tramvay müzesini buradan, Avrupa Schengen Müzesi’nin bahçesini buradan, Diekirch Tarih Müzesi’nin içini buradan ve kuşbakışı olarak etrafını da buradan gezebilirsiniz. 

Lüksemburg Tramvay Müzesi

Her Notre Dame Katedrali Paris’te Olacak Değil Ya!

Lüksemburg’un tek katedrali olma özelliğini taşıyan Notre Dame Katedrali gotik mimarisi ile bize Paris’tekini hatırlatsa da bu dame Lüksemburg’un üzerinde. Lüksemburg 1870 yılında Papa tarafından piskoposluğa yükseltildiğinde, Notre Dame Kilisesi de Notre Dame Katedrali olmuş. İçerisini buradan keşfedebilirsiniz. Dış kısmını ve özellikle sonbaharda muhteşem görünen önündeki ağacı da buradan görebilirsiniz. Şu harika işçiliği de görmeden orayı gezdik demeyin. 

Lüksemburg Şehrini Daha Yukarıdan Tanıyalım

Evet yanlış duymadınız yukarıdan. Drone’larla filan değil tabii. Lüksemburg şehrini doyasıya izleyebileceğiniz bu balkon aslında bir vadinin üst kısmı. Chemin de la Corniche olarak geçen bu balkonun manzarasının tadına buradan varabilirsiniz. Avrupa’nın en güzel balkonu olan bu noktadan Alzette nehri vadisini ve etraftaki sur kalıntılarını görmek mümkün. Hazır yükseklere çıkmışken panoramik görmek için de Pfaffenthal Asansöründen şehrin tadını bir de buradan çıkarın. 

Yükselen Anıtlar

Lüksemburg’un büyük dükü 2. William’ın atlı heykelini göreceksiniz diyecektim ama çevresindeki iş makinalarının çalışmaları o güzel heykelin görüntüsünü bir hayli kirletmiş. Yine de buraya iş makinelerinin arasından yükselen heykelin görüntüsünü ekliyorum. Hakkını yememek adına, aynı meydanın güzelliğini görebilmeniz için iş makinelerinin olmadığı bir bölümü de buraya ekliyorum. Bir diğer anma anıtı ise Gëlle Fra takma adıyla bilinen, güneşin arasında yükselen altın melek, savaş anıtıdır. Buradan yükselen meleği görebilirsiniz. Çevresini de buradan gezebilirsiniz. 

Lüksemburg Sokaklarını Keşfedelim

Bir şehri keşfetmenin en güzel yolu sokaklarını keşfetmektir derler. Alın size en güzel meydanları. Şehrin tam da merkez noktası olan bir meydan var ki orasını sokak sokak keşfetmenizi tavsiye ederim. Place d’Armes’i buradan gezebilirsiniz.  Bu sokakları arşınlarken kendinizi tam anlamı ile Avrupa’da hissedebilir, hatta Lüksemburg’un tam ortasında ülkenin tadına doyasıya varabilirsiniz.

Yapmadan Geçmeyin

Lüksemburg’a gelmişken Echternach manastırını da gezmeden gitmeyelim. Orta Çağ’da, Echternach Manastırı’ndaki keşişler tüm Avrupa’da ünlüymüş ve şaşırtıcı derecede güzel, özenle dekore edilmiş el yazmaları üretirlermiş. Manastırın içini buradan, dış kısmını da buradan gezebilirsiniz.

Parc Merl bir şehir parkıdır. Göletinin etrafında turlamadan geçmeyin. Yine ressamın elinden çıkmış gibi 360 derece gezebileceğiniz bir fotoğraf göstereceğim size. Tabiat Parkı’nı da mutlaka gezin.

Avrupa Birliği Adalet Divanı’nı da görmedim demeyin. Lüksemburg’da bulunan o kadar tarihi eser içerisinde günümüzden bir modern eser görmek isterseniz buyurunuz. Brüksel ve Strazburg ile beraber üçüncü AB baskenti olan Lüksemburg AB’nin kuruluşunda da aktif rol oynamış.

Clervaux Manastırı’nı buradan, Burg Esch-sur-Sûre Kalesini buradan, Lüksemburg Casino binasının dışını buradan, Otomobil Müzesini buradan, Belediye Parkı’nı da buradan gezebilirsiniz. 

Gelin Lüksemburg turumuza Rue Wenzel’de doğa yürüyüşü yaparak son verelim. Buradan geriye ya da ileriye doğru oklarla yürüyüş yapabilirsiniz. 

En yakın zamanda lüksemburg’u canlı olarak keşfetmeniz dileği ile.

Uzun Yıllardır Lüksemburg’da Yaşayan Beril Sayır ile Keyifli Bir Söyleşi

1) Beril öncelikle Lüksemburg sanal turu sırasında bize verdiğin bilgiler için çok teşekkür ederiz. İş sebebiyle bir süredir Lüksemburg’da yaşıyorsun. Türkiye’de doğup büyümüş biri olarak orada ilgini çeken bir gelenek ya da kültürel bir etkinlik ne oldu?

Merhaba Elif, Lüksemburg’a yaptığın sanal turuna birazcık katkıda bulunabildiğime sevindim. Buranın ilgimi çeken gelenekleri arasında her yıl yaptıkları iki kutlamadan bahsetmek isterim. Birincisi, Lüksemburgca ismiyle “Bretzelsonndeg”, yani Türkçe’ye çevirecek olursak “Pretzel Pazarı”. Her yıl, Paskalya gününden 20 gün önceki bu Pazar gününde, erkekler, hoşlandıkları kızlara “pretzel” çöreği hediye ediyor. Çöreği alan kız da eğer duyguları karşılıklıysa, erkeğe Paskalya’da karşılık olarak bir yumurta çikolata hediye ediyor. Yani aslında kıza 20 günlük bir düşünme süresi tanınıyor olması güzel! Artık yıllarda ise roller değişiyor, yani eğer artık yıldaysak bu sefer kızlar beğendikleri erkeğe pretzel hediye edip sonrasında Paskalya’da karşılığını bekliyor. Lezzetli ve şirin bir jest yani.

Bir diğer ilginç gelenek olarak da, senin yazında da bahsettiğin, Echternach şehrindeki korteji örnek verecegim. Bahar aylarında (dini takvime göre değişiyor) yılda bir kere gerçekleşen bir “Echternach danslı resmi geçit” günü oluyor. Madem sanal gezginleriz, buradaki videosuna bakarak adeta izlemis gibi de olabiliriz! Yavaş ilerleyen ve oldukça komik görünen bir geçit ama gel gör ki UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi’nde yer alıyor.

2) Lüksemburg’da etkilendiğim iki şeyden biri kaleleri oldu. Diğeri ise doğal güzellikleri. Yürüyüş rotaları ile ilgili yazıda da baya destek oldun. Buralara yaptığın ziyaretlerden hareketle, oranın ambiyansını bizimle paylaşabilir misin?

Le chemin de la corniche

Burası özellikle doğa hayranlarının, outdoor spor meraklılarının çok seveceği bir yer. Haftasonları doğa yürüyüşleri ve tırmanışları belli başlı aktiviteler arasında yer alıyor. Bunlara meraklı olan okurlar için şöyle bir link de bırakabilirim, fikir vermesi açısından. Ben ise mesela koşu ve tırmanıştan çok uzağım, ancak yürüyüş severim ve hava güzel olduğunda şehrin içinde ormanda yürüyüş de keyifli. Ambiyans olarak genelde bol yeşillik diyebilirim, öte yandan şehrin kendisi ufak, yani eğer haftasonu merkeze gidelim arkadaşlarla bir şeyler içelim derseniz tabii bir noktadan sonra da belli yerler icinde dönüyorsunuz.

3) Bize Lüksemburg hakkında internette bulamayacağımız hangi bilgiyi söyleyebilirsin?

“İnternette bulamayacağımız birşey var mıdır ki?” diyerek öncelikle bulabileceğimiz bir bilgiyi vermek ve daha sonra oradan bir yere bağlamak isterim. Lüksemburg’u ülke olarak ele aldığımızda, resmi kayıtlara göre 170 farklı ulustan insan yaşıyor ve nüfusunun neredeyse yarısına yakını yabancı, yani Lüksemburg vatandaşı olmayan kişi. Gelmeden önce tahmin etmediğim ve yaşayarak gördüğüm de, gerçekten çok çok az Lüksemburglu tanıyabilmiş olmam. Gerek çalıştığım firmada olsun, gerek de biz yaşlarda, yabancı uyruklu beyaz yaka kişilerin iş çıkışı takıldığı ortamlarda olsun, ağırlıklı olarak yabancılar oluyor, tabii ki arada Lüksemburglular da vardır ancak oran olarak bile az kalıyorlar. Bildiğim kadarıyla, kamu sektöründe dil zorunluluğu sebebiyle çok Lüksemburglu var. Tek tük tanıdığım kadarıyla (ancak tabii ki genelleyemem) hem ülkeleriyle buyuk gurur duyuyorlar, hem de sanırım yeri geldiğinde mizahi olarak yaklaşabiliyorlar. Örneğin bizdeki “zaytung” benzeri bir komik haber sitesi var ve orada ülkenin çok ufak bir Avrupa ülkesi olmasi sebebiyle, aslında bir ülke değil, Almanya’nın bir parçası tarzında espirili yazılar da yayınlayabiliyorlar.

4) Lüksemburg’da yaşadığın ilginç bir olayı anlatır mısın?

Ben bizzat yaşamadım ama gördüğümde çok şaşırdım ve hala şaşırıyorum. Burası oldukça ufak bir şehir, ondan mesela birinin bir eşyası kaybolsa internete sorup bulma ihtimali olabiliyor. Örneğin “Expats in Luxembourg” diye bir Facebook grubu var ve diyelim ki şehirde yürüyüştesiniz, parkta biri gözlüğünü / cüzdanını vb. unutmuş, bunu bulan bir kişi, polise teslim etmeden önce, belki de kolayca bulurum mantığıyla Facebook’ta bir soruyor.

5) Hem Türkiye’yi bilen hem de Lüksemburg’u bilen biri olarak Lüksemburg’un hangi meşhur yiyeceğini Türkiye’de bulabiliriz ya da evde rahatça yapabiliriz?

Place d’Armes

İşte bu zor bir soru! Türkiye’de bulabileceğimiz bir meşhur yemeği olduğunu sanmıyorum. Yemekleri sanırım biraz ağır ve bizim damak tadımıza biraz uzak. Örneğin, bir takım sosisleri var (açıkcası çok denemedim), “kniddelen” denilen bir yemekleri var, ki başka bazı Avrupa ülkelerinde de olan “dumpling” çeşidi, yani bir çeşit hamur topu diye nitelendirebilirim. Bol miktarda un, yumurta ve biraz peynir karışımı, ancak üzerine genelde “bacon” sosu gezdirilebiliyor. Sonra mesela “Bouneschlupp” adlı, ünlü bir fasulye çorbaları var, ki yine bizim damak tadımızdan biraz uzak. İçeriğinde fasulye, havuç, patates vb. sebzelerin yanısıra sosis de var. Öte yandan çok meşhur bir yiyecekleri daha var, ki bunu biz de evde rahatça yapabiliriz, ismi: “Gromperekichelcher”! Zaten yabancıların bunu doğru telaffuz edebilmesi kesinlikle bir yıldan fazla zaman alıyor, eh o zamana kadar da neymis öğreniyorsunuz. Noel olsun Paskalya olsun ne zaman şehre fuar kurulsa açılan stantlarda veya ayrıca normal restoranlarda da bulabileceğiniz, çok yaygın ve ünlü bir yiyecek. Aslında patates mücver gibi birşey. Aynen mücver yapar gibi hazırlıyorsunuz, kabak yerine patates, maydanoz, sarımsak, muskat ve sanırım geri kalanı mücverdeki gibi yani unuydu, yağıydı, sonra bol yağda kızartılıyor. Aynen yine mücver gibi şekil veriliyor ve son noktadaki farkı da (şart değil ama sanırım genelde böyle de sunulabiliyor), yanında tatlı elma sosu oluyor (elma reçeli gibi). Tuhaf bir karışım, ama neden olmasın?

6) Lüksemburg’u tanımlayacak tek bir kelime senin için hangi kelimedir?

“Yeşil”. Sanırım her yerde bol bol yeşil alana rastlanabiliyor ve yağışlar da bol olduğundan yüksek ve kuvvetli ağaçlar görüyorsunuz. Örneğin başkent Luxembourg City’nin %20’sinden fazlası ormanlarla kaplı ve yanlış bilmiyorsam bu oran, başkent dışından çıkıp da ülke geneline doğru çıkıldığında çok çok daha fazla.

7) Daha önce sanal tur yaptın mı? Deneyimlerini bizlerle paylaşabilir misin?

Açıkçası senin sitenle tanışana kadar sanal bir şehir turu yapmamıştım. Sanal yaptığım turlar hep müzelerle kısıtlıydı. Bir de bu aralar başka bir arkadaşımın hazırladığı bir turizm podcast’i var, ancak sadece dinlemek yerine görsel ve işitsel deneyimlemeyi bir arada sunan bu tarz bir sanal tur daha çok ilgimi çekti.

8) Orada yaşamadan önce orayı sanal olarak gezip, tanıyarak gitseydin bu durum alışma ve rahat gezme sürecine sence nasıl bir katkı sağlardı?

Sadece burası özelinde değil, bence herhangi bir yere gitmeden önce sanal tur yapabilmek kesinlikle daha rahat alışmaya olanak sağlar.

9) Bildiğin gibi biz sanal gezginleriz, en azından şu an için oraya gidemiyoruz. Bize oraya gidemesek de orada olduğumuzu hissettirecek neler söyleyebilirsin?

Petrusse vadisi

Bence ülkemizin güzellikleriyle kıyaslandığında, burada olduğunuzu hissettirecek öyle çok belli başlı bir yer veya özel bir duygu yok. Belki de denizi olan şehirden geldiğim ve burada “hadi sahile inelim” veya “Boğaz’a mi gitsek?” gibi bir kavram olmadığından da böyle diyor olabilirim. Düşünecek olursan, biz burada her hafta bir kale ziyaret etmiyoruz. Gündelik yaşam, bizdekine göre çok daha sakin. Yine de kendine has güzellikleri olan ve huzurlu bir yer tabii. Dolayısıyla, ilgisini çeken sanal ziyaretçilerin bir gün aslında rahatlıkla gelebilecekleri bir mesafede yer aldığını hatırlatabilirim.

10) Son olarak orayı sanal olarak gezecek insanlara önerin ne olurdu?

Bence bu yazı gerçekten kapsamlı, bundan ötesini sanal olarak değil, bizzat gelerek gezersiniz derdim. Yine de tabii ki sorular olursa yorumlardan takip edip yardımcı olabiliriz.

Bir önceki Beverly Hills yazımı okumuş muydunuz?