Serüvenim

Dünyanın Kıtalar Arası Tek Maratonu

İstanbul için 44. benim için ilk olan büyük İstanbul Maratonu’na katılmanın ve aynı zamanda Bucket list’imde bir görevi daha tiklemenin mutluluğu eşliğinde daha nicelerine diyerek yazıma başlıyorum.

Bu maraton, tarih 6 kasım 2022’yi gösterirken başladıysa da hava şartları 3 ay geriden takip ediyor olmalı. Üsküdar’da bulunan arkadaşımın evinde Ağustos sıcağının da etkisi ile güzel bir sabaha gözlerimi açtım.

Üsküdar sahilinde arkadaşlarımı beklerken, maraton için ringlere yetişmeye çalışanların koşuşturmaları arasında ve bando takımının müzikleri eşliğinde sahile bir “merhaba” dedim. Müzikle ilgilenen biri olarak güne bu şekilde başlamak elbette çok keyifliydi. Derken arkadaşlarım geldi ve bizler için ücretsiz olan metrolar ile Altunizade’ye gitmek üzere yola koyulduk.

Metrodan kalabalık eşliğinde, hepimiz tek bir amaca yönelik olarak durağımızda indik. O kalabalıktaki herkes birbirini tanıyor gibiydi. Metro girişinde yol hakkında konuştuğumuz bir bayan tesadüfen metroda yan yana koltuklarda denk gelmiştik. Hepimiz ortak bir kültürün elçileri olarak konuşmamıza devam ediyorduk, çok önceden tanışmış arkadaşlar gibi.

Derken tek bir yürek olarak yürüyüş yapılacak alana doğru yürüdük. Köprüden baktığımızda aşağıda da ayrı bir kitle bizleri bekliyordu. Heyecan içerisinde kalabalıkla birlikte yolu takip ettik.

Yuhalamalar

Her şey gayet güzeldi ki yaklaşık bir saat kadar bir rötar geldi. Aslında yetkililere bağlı değildi, bizden önce koşuya başlayanlardı sebep olan. Köprüde bir anda yığılma olmaması için böyle bir önlem almışlardı. Fakat köprüdeki güzelliğin refahına kapılan koşucular planlanandan daha fazla vakit geçirmeye başlayınca işler değişmişti. Fakat şu muhteşem manzaradan ışık hızı ile de geçilmez ki. Zaten bakınca nefesin kesiliyor, bir de koşuyor ya da hızlı yürüyorsun ve nefesin iyice kesiliyor. 

Köprüden hepimiz sağlıkla geçebilmemiz için bazı kurallara ihtiyacımız vardı. Sonuçta hiçbirimiz köprüdeki rezonanstan dolayı denizin dibini boylamayı istemezdik. Bu yüzden de yetkililerin yaptığı gibi grup grup köprüde bulunmak olması gereken bir işleyişti.

Biz 3. grup olarak usulca sıramızı beklerken arka kısımlardan bir yuhalama seremonisi başladı. Duyduğum en rahatsız edici sesti bu. Çünkü orada herkes belirli bir amaç uğruna toplanmış ve eğer beklenmesi gerekiyorsa beklenilmeliydi. Topluluğun büyük kısmının bu zihniyette olması güzeldi. Ama her toplulukta olduğu gibi burada da bir kısım zihniyetler biraz farklıydı.

Başlıyoruz

Derken bizim de nihayet sıramız geldi ve yürümeye başladık. Evet yanlış duymadınız, maratonda koşmadık yürüdük. 🙂 Çünkü biz 8K Halk Koşu kategorisindeydik ve uzun soluklu bir koşu için antrenmanlı değildik. Tabii bizim gibi diğer binlerce kişi de aynı durumdaydı. Fakat hepimizin de orada bulunma misyonlarının dışında en büyük sevdası da Boğaz Köprüsü’nü yürüyerek geçmekti.

25. Yıl Kutlaması

Yürüyüşe katıldığım arkadaşımla aynı şirkette çalışıyoruz. Beraber yürüme fikri ise benim onun instagram hikayesine yanıt vermemle başladı. Yıllardır bu maratona birkaç sebepten dolayı katılma fırsatını yakalayamamıştım. Bu sene de kayıt tarihini yakından takip etmeme rağmen o tarihte burada olup olamayacağım kesin olmadığı için kayıtta yaptıramamıştım.

İstanbul’a dönüş tarihim netleşir netleşmez kayıt olmak için siteye girdiğimde ise kayıtların iki gün önce kapanmış olduğu haberi ile hüsrana uğramıştım. Bu sene de mi kaçırdın Elif diyerek belki de bu deneyimi hiç yaşayamayacak olma düşüncesi ile kendime kızdım. Aradan geçen bir, iki haftadan sonra iş arkadaşımın hikayesinde halk koşusunun kayıtlarının açıldığını duydum. Bu benim için muhteşem bir haberdi. Hala o gün orada bulunma şansım vardı.

Bu haberi görünce arkadaşıma yazdım ve hatta kabul ederse yürürken ona eşlik etmek istediğimi söyledim. O sıralar bizim şirketin de 25. yıl kutlamaları yapılıyordu. Üniversitedeki organizatörlük ve girişimcilik damarlarım canlandı ve aklıma bir fikir geldi. Bizim şirketin adını bir kağıda yazarak köprüde onunla fotoğraf çekilebilirdik.

Bunu arkadaşımla paylaştığımda o fikri daha da güzelleştirip arşa çıkardı ve tasarım, çıktı alma işleri ile o ilgilendi. Sonuç olarak biz A3 kağıdına şirket logosu ile birlikte üzerinde “Poligon Interactive 25. Yılında 44. İstanbul Maratonu’nda” yazılı bir afişle boğaz köprüsünde harika bir poz verdik. Bununlada kalmayıp iyi bir zamanlama ve takım çalışması ile afişlerin mikrofon ile tüm köprüde yankılandığı sırada arkadaşım kağıdı kaldırarak şirket adımızın sesli okunmasını sağladı ben de o anı ölümsüzleştirmek için videoya aldım. Ortaya harika bir iş çıkartmış olduk. 

Köprü’ye Giriyoruz

Hızlı adımlarla yol aldığımız Altunizade ayağından köprünün girişine kısa sürede geldik. Esas muhteşem an şimdi başlıyordu. Daha önce trafiğe takılsak diye içimizden geçirdiğimiz, bir de önümüz açıksa hayranlıkla manzarayı seyrettiğimiz o muhteşem İstanbul Boğazı şimdi çok daha uzun bir bakış ile karşımızda duruyordu.

Manzaraya bakmak belki de çoğu insandan daha çok etkiler beni. O nefes kesici güzellikleri gördüğüm, anlamlandırabildiğim için, bu anın değerini doyasıya yaşayabildiğim için şükrederim. Tabii bir de daha nicelerini görebilmeyi dilerim. İşte bu yüzdendir ki o köprüde hissettiklerim de gerçekten kelimelere dökülemeyecek derecede büyüleyiciydi.

Köprünün ortalarına doğru geldiğimizde arkadaşlarımla birbirimizin fotoğraflarını, tabii ki de fazla oyalanmadan, çektik. Simidini, kahvesini alıp yerde piknik yapanlara biraz kızıp, biraz imrenerek ilerledik. Boğazda kahvaltı yapmayı kim istemez ki? Fakat sonuçta bizim arkamızdakiler de bizlerin geçmesini bekliyordu ve ne kadar hızlıca köprüdeki geçişimizi tamamlarsak o kadar iyiydi.

Votka Rakı Şarap

Maratonda yürüyen kitlenin büyük çoğunluğu genellikle sivil toplum kuruluşları, dernekler, şirket gruplarıydı. Farklı bir karakter hiç mi görmedin diye sorarsanız belki bir kişiden bahsedebilirim. Aslında bu yazıda ona yer verip amacına katkı sağlamak istemezdim ama koşuda rastladığım en garip karakterlerden biriydi. 

Bahsettiğim karakter yürüyüş sırasında “votka, rakı, şarap” diye bağırıyordu. İşin ilginç yanı sesleniş tarzı “domates, biber, patlıcan” diye bağıran satıcı gibiydi. Bizim ilk dikkatimizi çekmesi arkamızda sesini duymamızla başladı. istemsizce aynı anda hepimiz yanlış mı duyduk diye arkamızı dönerek adama baktık ki bence onun istediği de dikkat çekmekti. 

Baktığımızda tabii ki de düşünülen gibi bir alkol satıcısı olmadığı anlaşılıyordu. İşin ilginç yanı adam kör kütük sarhoş da değildi veya akli melekelerini yitirmiş gibi de durmuyordu. Belli ki tek amacı dikkatleri üzerinde toplamaktı. Gülüp geçtik elbette, aradan geçen bir sürenin ardından aynı adamı bu sefer kenarda durup aynı söylemi dile getirirken gördük. Adam su satıcısı gibi bağırıyor ama sattığı hiçbir şey yok. 

Tabii bu durum bir süre sonra polisin de dikkatini çekmiş olacak ki biraz daha ilerlediğimizde adamın polislere kendini savunmaya çalışırken gördük. Karşısında polisi gören adamla su satıcısı gibi bağıran adamdan eser kalmamıştı. Bana göre yürüyüşün en uçuk karakteri de böylece etkisiz hale getirilmiş oldu. 🙂

Bando Takımı

Bir saat ayakta beklemenin de etkisi ile başlarda kendimizi biraz yorulmuş hissettiysek de manzaranın güzelliği bize enerji vermiş olacak hızımızı artırdık ve köprüye veda ederek Dolmabahçe’ye doğru Yıldız yokuşundan aşağı doğru devam ettik. 

Bu yürüyüşün en zevkli yanlarından biri de müziğin olmasıydı. Benim için yapılan her aktivite müzik ile güzeldir ve daha anlam kazanır. Burada da yer yer dj yer yer de bando takımının muhteşem müzikleri eşliğinde yürümek ortamı festival havasına dönüştürmüştü. Pandeminin ardından festivallere olan hasretliğimle, ortamın tadını çıkardım, yüzümde bol bol gülücükle. 

Büyük Gurur

Yürüyüşümüz onuncu yıl marşı ile başlamıştı. İlerleyen süreçte de eski şarkılarımız ve tabii ki İzmir Marşımızla büyük bir gurur içinde ve eğlence ile yürüdük. Gurur demişken, maratona katılan yabancı uyruklu insanları görmek de mutluluk vericiydi. Sırada beklediğimiz sırada farklı şehirlerden gelen insanlarla tanışmıştık. Bir bayan İzmir’den gelmişti bu yürüyüş için. Ama bir de bu yürüyüş için ülke değiştirip buralara gelmiş olanlar da insana büyük bir gurur veriyordu.

Finish

Yokuşu bitirip Dolmabahçe’ye vardığımızda hala yürüyebilecek enerjimiz vardı. Kendimizi uzun yola şartlamış olduğumuzdan mıdır bilmem, kısa kollu giyebildiğimiz bir Kasım ayında, o muhteşem ambians ve havayı yarıda kesesim hiç gelmedi. Fakat vakit ayrılık vakti idi. Finish yazısının önünde de birkaç hatıra karesi yakaladıktan sonra yıllardır deneyimlemek istediğim bir tecrübeyi de yaşamış olmanın mutluluğu ile günü sonlandırdık.

Dünyanın kıtalar arası tek koşusu olan 44. İstanbul Maratonu’da böylece kapanmış oldu. İçimde hala bitiremediğim yüksek voltajlı bir enerji, sıcak bir hava, güzel anılar ve bolca fotoğraf eşliğinde.

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

2 Yorumlar

  1. GÖKHAN SARAÇOĞLU says:

    Elinize, yüreğinize sağlık Elif. Hem güzel bir aktivite yapmışsınız hem de onu çok güzel kaleme almışsın. Tebrik ederim.

    1. Çok teşekkür ederim bu güzel yorumunuz için. 🙂

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir